
Bir inşaat projesinin kalbinde, iki lider vardı: Biri, yukarıdan bakan, projeyi en ince ayrıntısına kadar takip eden bir göz. Diğeri ise sahada, işçilerin arasındaydı; her bir çekiç sesini, her bir işçi adımını hissediyordu. Bu iki lider, bir bina değil, insanları inşa ediyorlardı. Herkesin göremediği, belki farkına bile varmadığı, içsel bir yolculuğu yönlendiriyorlardı.
Proje müdürü, ofisinin geniş camlarından dışarı bakarken, gözü sadece yükselen yapıya değil, bu yapının içindeki insanlara takılıyordu. Onun için bu proje, sadece fiziksel bir başarı değil, aynı zamanda ekibin her bir üyesinin kendi sınırlarını aşması demekti. Koçluk tekniklerini uygulayarak ekibiyle yakından ilgileniyordu. Bir gün, işçilerin arasında sessizce duran birine yaklaştı. Ona sordu: “Bu işi neden yapıyorsun?” Bu basit soru, işçinin yüzünde derin bir düşünceye neden oldu. İşçi, her sabah işe gelirken sadece çekiç salladığını düşünürken, artık her darbesinin bu büyük yapının bir parçası olduğunu fark etti. O andan itibaren, sadece bir işçi değil, inşa eden biri olmuştu.
Proje müdürü, sadece teknik detaylara değil, insanların potansiyeline odaklanıyordu. Bir mühendis, her şeyin kusursuz olmasını isterken, projede zaman zaman duraksamalara yol açıyordu. Koçluk seanslarında bu mühendise, neden bu kadar mükemmelliğe odaklandığını sordu. Mühendis, hata yapmaktan korktuğunu, her şeyin mükemmel olması gerektiğini düşündüğünü söyledi. Proje müdürü ona, mükemmelliğin değil, sürekli gelişmenin önemli olduğunu anlattı. Bu farkındalık, mühendisin çalışma tarzını değiştirdi. Artık sadece teknik detaylara değil, ekibin uyumuna da dikkat ediyordu.
Şantiye şefi, sahada adeta bir kılavuz gibiydi. Her gün işçilerin yanında, onların arasında çalışıyordu. İşçiler onunla çalışırken, güven duyuyordu. Bir gün, sahada küçük bir çatışma yaşandı. Bir grup işçi, işlerin hızla bitirilmesini isterken, diğer grup güvenliğin ihmal edilmemesi gerektiğini savunuyordu. Şantiye şefi bu durumu fark etti ve iki grubu bir araya getirdi. Onlara, hızın ve güvenliğin birbirini dışlamadığını, birlikte nasıl dengede durabileceklerini anlattı. Her bir işçi, onun söylediklerini dikkatle dinledi ve sonunda herkes aynı hedef doğrultusunda çalışmaya başladı. Şantiye şefi, ekibi sadece iş konusunda değil, birlikte hareket etme konusunda da yönlendiriyordu.
Zamanla, şantiye şefi işçilerin sadece fiziksel olarak değil, zihinsel olarak da geliştiğini fark etti. Bir gün, güvenlik uzmanı ile konuşurken, işçilerin artık sadece güvenlik önlemlerine uymakla kalmadığını, bunları içselleştirdiğini söyledi. Her bir işçi, kendi güvenliğini korumanın yanında, yanındakinin de güvenliğinden sorumluydu. Bu farkındalık, iş yerinde sadece kazaları önlemekle kalmıyor, ekibin arasındaki bağı da güçlendiriyordu.
Proje ilerledikçe, bu iki lider sadece bir bina inşa etmediklerini biliyordu. İçinde sanat galerileri, kültür atölyeleri ve doğayla iç içe yaşam alanları olacak bu yapı, sadece insanların barındığı bir yer olmayacaktı. Burada yaşayanlar, her gün biraz daha büyüyecek, kendilerini geliştirecek ve çevreye katkıda bulunacaklardı. Sürdürülebilir enerji kaynaklarıyla donatılmış bu bina, geleceği düşünerek tasarlanmıştı. Her gün güneşten enerji toplayan paneller, yağmur suyunu toplayan sistemler sayesinde doğaya zarar vermeyen bir yaşam sürülecekti.
Bu yapı, sadece bir fiziksel başarı değil, insanları dönüştüren bir yer olacaktı. Proje müdürü ve şantiye şefi, her adımlarında bunun farkındalığıyla hareket ediyordu. Bu binada yaşayan herkes, sadece beton duvarların içinde değil, yaratıcılığın, bilincin ve işbirliğinin içinde büyüyecekti.
