
Ahmet, İstanbul’un dar sokaklarında büyümüştü. Çocukken, şehrin sürekli hareket eden ritmi onu hep büyülemişti; kuleler yükselir, binalar hızla tamamlanırdı. Ancak bu devasa yapıların arasında kendini bazen kaybolmuş, bazen de bu hareketin bir parçası olmak isteyen biri gibi hissederdi. Babasının ayakkabıcılık yaptığı küçük dükkanda geçirdiği zamanlar ile şehrin devasa binaları arasında hayalleri gidip geliyordu. Sonunda inşaat mühendisi olmaya karar verdiğinde, bu kaosun içinde dengeyi nasıl bulacağını hiç bilmiyordu.
Üniversiteden mezun olur olmaz şantiyelere adımını attı. İstanbul’un gözde projelerinden birinde çalışmaya başlamıştı. Ahmet, şantiye şefi olarak görev alıyordu; işçilerle birlikte sahada, tozun toprağın içinde, devasa binaların yükselişini izliyor, her adımı dikkatle planlıyordu. Ancak içindeki huzursuzluk hiç geçmiyordu. Günlerce uykusuz kalıyor, stresten omuzları kasılıyordu. Bir gün, yoğun bir çalışma sonrası aynaya baktığında yüzündeki çizgilerin derinleştiğini fark etti. “Bu tempoyla daha ne kadar devam edebilirim?” diye düşündü. Bu düşünce onu bir dönüşüm arayışına sürükledi.
Bir arkadaşının tavsiyesi üzerine, Ahmet yoga derslerine gitmeye başladı. İlk başlarda bu dersleri anlamsız buluyordu. Zihnini susturmak, bedenine odaklanmak ona zor geliyordu. Ama gün geçtikçe bedenindeki rahatlamayı hissetmeye başladı. Şantiyede stresle boğuşurken, sabahları yaptığı nefes çalışmaları ve meditasyon onu dengeye getiriyordu. Yavaş yavaş sabah ritüelleri, hayatının vazgeçilmez bir parçası haline geldi.
Ahmet, her sabah gün doğmadan önce uyanıyordu. Yoga matını serer sermez derin nefes alır, zihnini boşaltırdı. 20 dakikalık meditasyonun ardından vücudunu yoga ile esnetir, zihinsel ve bedensel bütünlüğünü hissederdi. Gün içinde karşılaştığı stres ve yoğun tempoya karşı daha dayanıklı olduğunu fark etti.
Ahmet, şantiye sahasında geçirdiği yoğun günlere rağmen, her molada nefes egzersizleri yapmaya başladı. Artık sadece bina değil, kendini de inşa ediyordu. “Şefim, her şeyi nasıl bu kadar sakin hallediyorsun?” diyen işçisine, “Nefes, her şeyin anahtarıdır,” derdi gülümseyerek.
Ahmet’in dönüşümü sadece kendisini değil, çevresini de değiştirmeye başlamıştı. İşçiler ona “Şefim” diye hitap ederdi ve onun sakinliği, çalışanlarına da bulaşmaya başladı. Bir gün bir işçi, sabahları onunla birlikte yoga yapmak istediğini söyledi. Başta sadece meraktan başlayan bu katılım, zamanla birkaç kişinin daha ona katılmasıyla küçük bir sabah ritüeline dönüştü. Artık işçiler, sabahları Ahmet ile birlikte şantiye başlamadan önce nefes çalışmaları yapıyorlardı. “Şefim, bu iş bizi rahatlatıyor,” diyorlardı.
Ahmet’in bu dönüşümü, projelerindeki başarıyı da artırmaya başladı. Eskiden aceleci ve stres dolu olan iş temposu, yerini daha dengeli bir çalışma düzenine bırakmıştı. İşçilerle olan iletişimi güçlenmiş, onların duygusal ve fiziksel sağlıklarına daha çok önem verir hale gelmişti. Bir binayı yükseltmek kadar, çalışanlarını da yükseltmenin önemli olduğunu fark etmişti.
Bu farkındalıkla Ahmet, projelerinde bütünsel yaklaşımı benimsemeye başladı. Artık sadece binaların beton temellerini değil, insanların ruhsal temellerini de güçlendirmek istiyordu. Ahmet, büyük projelerin ortasında bile, sakin bir nefesle hayatı yönlendiren biri haline gelmişti. Şehirde yükselen her binada, onun içsel yolculuğunun da izleri vardı.
İstanbul’un hızla yükselen gökdelenleri arasında, Ahmet yalnızca bir mühendis olarak değil, bir rehber, bir lider haline gelmişti. İnsanların sadece fiziksel değil, duygusal olarak da inşa edilmesi gerektiğini öğrenmişti. Projeleri artık beton yığınlarından çok daha fazlasıydı; onun liderliğinde insanlar şifa buluyor, kendi içlerinde yeni bir dünya inşa ediyorlardı.
Ahmet, İstanbul’un karmaşasında nefes almayı başarmıştı. Kendini inşa ederken, etrafındaki her şeyi de dönüştürüyordu. Artık şehirde yükselen her bina, onun içsel huzurunun bir yansımasıydı.