
Sabah güneşi, şantiyenin tozlu yüzünü yeni yeni ısıtırken, beton mikserlerinin uğultusu ve demirlerin çatırtısı havada yankılanıyordu. Herkes çalışıyordu fakat çalışanların kalpleri boşlukta sallanan birer yaprak gibiydi. Eller işliyor, ama gözlerde bir ışık, bir adanmışlık yoktu.
Ben bu büyük şantiyenin proje müdürüydüm. “Bu dev yapılar, bittiğinde nehrin iki yakasını bağlantı yolları ile buluşturacak şehrin trafik problemini çözecekti.
Bir usta çay molasında yanıma geldi ve dedi ki:
“Müdürüm, burada iş var ama ne güven var ne de değer. Kimse hata yapmak istemiyor; herkesin ortasında rezil olmaktan korkuyoruz. Çalışıyoruz ama sanki gönülsüz…”
İşte o an bir bilgenin sözlerini hatırladım:
“Bir yapı, sadece taş ve demirle yükselmez. Onu ayakta tutan şey, insanların kalbidir.”
O gece uyuyamadım. Kalbimde yankılanan sorular, sabahın ilk ışıklarında bir çözüme dönüştü. SCARF modeli dediğimiz şeyi sahada yaşayarak inşa edecektik: Statü, Kesinlik, Özerklik, İlişkililik ve Adalet. Şantiyeye bir çemberin içinde liderliği getirecek ve her birimizin ruhuna dokunacaktım.
Ertesi gün herkesi topladım. Büyük bir çember kurduk. Kimse bir proje müdüründen bunu beklemiyordu. “Çalışın!” demek yerine başladım anlatmaya:
“Statü, kartvizitte değil, emekte saklıdır. Burada yaptığınız her iş, bu köprünün bir parçası. Kimse fark edilmeyen emekle yaşatılmaz. Herkesin yeri, bu yapıdaki değeriyle yükselecek.”
O gün beton döken ustayı, kaynakçıları, mühendisleri tek tek takdir ettim. Küçük bir teşekkür bile, gözlerde kıvılcımlar doğurdu. Çünkü statü, insanın değer gördüğünü hissettiği anda yükselir.
Şantiyede en büyük korku, belirsizlikti. Malzemeler geciktiğinde, tarih net olmadığında herkes kaygılanır, dedikodular başlardı. O gün sahaya çıktım ve net konuştum:
“Bu köprüyü ne zaman bitireceğimizi, hangi yolu izleyeceğimizi hep birlikte bileceğiz. Belirsizlik, insanı tüketir. Ama netlik, geleceği görünür yapar.”
İş planlarını duvara astık, son planlayıcı metotları ile her gün toplantı yapıp ilerlemeyi konuştuk.
Bir sabah, beton dökümünde sorun çıktı. Ekipten biri yüksek sesle bağırdı; hemen gerilim yükseldi. Hemen çemberi topladım ve dedim ki:
“Çatışma düşman değildir; çözümün başlangıcıdır. Ama birbirimizi anlamazsak, kalpler arasındaki köprü yıkılır. Aynı çemberin, aynı yapının insanlarıyız. Birbirimize güvenmeden bu köprüyü inşa edemeyiz.”
Çemberde herkes konuştu, birbirini dinledi. Sorun çözüldü; birbirimizi anladık. O günden sonra aidiyet, herkesin ruhuna işledi. Çünkü ilişkililik, yalnız olmadığını bilmektir.
Başka bir gün malzeme tesliminde hata oldu. Herkes bir suçlu arıyordu. Toplantıda sesler yükselmeye başladı. Elimi kaldırdım ve dedim ki:
“Burada adalet her şeyden önce gelir. Kimse suçlanmayacak; sorunu çözeceğiz. Adalet, bir liderin en büyük silahıdır. Adil olmayan yerde güven de, bağlılık da olmaz.”
Kimse dışlanmadı, sorun çözüldü. Çünkü adalet, köprünün temeli gibidir: Görünmez ama her şeyi ayakta tutar.
Aylar sonra köprü tamamlandığında, hep birlikte o köprünün ortasına yürüdük. Vinçlerin gölgesi şimdi gururla parlıyordu. Bir usta yanıma gelip dedi ki:
“Eskiden sadece taş taşıdığımı sanırdım müdürüm. Ama şimdi bu köprüyü kalbimle birlikte inşa ettiğimi biliyorum. Burada bir parçam var.”
O gün bir kez daha şunu gördüm:
• Statü, emekle yükselir.
• Kesinlik, belirsizliği yener.
• Özerklik, özgürlüğü getirir.
• İlişkililik, aidiyeti doğurur.
• Adalet, herkesi bir arada tutar.
Ve bilirim ki:
“Liderlik, insanların kalbine dokunmaktır. Onlara değerli olduklarını hissettirdiğinizde, inşa edemeyeceğiniz köprü yoktur.”
Şantiyede rüzgar hâlâ esiyor. Ama şimdi o rüzgar, sadece çelikten kalpleri değil, birlikte kazanılan zaferleri de fısıldıyor. Çünkü bir yapı yükselirken, aslında o yapıyı inşa eden insanların ruhu da yeniden doğar.
Bir gün o köprüden geçerken , sadece beton ve çelikten değil, insanların yüreğinden geçtiğinizi bilirsiniz. Çünkü kalplerle kurulan köprüler,, ruhunuzu da bir kıyıdan diğerine taşır.