Mesai Sonrası Çalınan Bir Ezgi

Şantiye günü bitmişti.

Saatlerdir süren toplantılar, teslim tarihleri, rakamlar, çizimler…

Herkes yorgundu ama asıl yorgunluk bedende değil, içteydi.

Ekipte ortak bir sessizlik vardı.

Kimse açıkça söylemiyordu ama hissediliyordu:

Gurbet.

Kimi ailesini ayda bir görebiliyordu,

kimi çocuğunun büyüdüğünü görüntülü aramalardan takip ediyordu,

kimi memleketindeki akşam çayını özlüyordu.

İş çıkışında biri çantasından bağlamasını çıkardı.

Ne sahne vardı ne anons.

Sadece bir köşe, birkaç sandalye ve sessizce akortlanan teller…

İlk ezgi başladığında konuşmalar kesildi.

Bir türküydü. Tanıdık.

Herkesin başka bir yerden ama aynı duygudan bildiği bir türkü.

O an kimse mühendis değildi, tekniker değildi, yönetici değildi.

Herkes biraz evindeydi.

Bazıları mırıldandı,

bazıları sustu,

bazıları gözlerini kaçırdı.

O mühendisin yaptığı şey motivasyon konuşması değildi.

Kimseye “dayanın” demedi.

Kimseye hedef hatırlatmadı.

Sadece şunu yaptı:

Duyguyu görünür kıldı.

Ertesi gün işler sihirli biçimde kolaylaşmadı.

Zorluklar hâlâ oradaydı.

Ama ekipte bir şey değişmişti.

Artık insanlar sadece aynı projede değil,

aynı hissin içinde çalıştıklarını biliyordu.

Bazen liderlik,

en yüksek sesi çıkarmak değildir.

Bazen bir ezgiyle “yalnız değilsin” diyebilmektir.

O bağlama, o akşam bir enstrüman değildi.

Bir köprüydü.

İnsanla insan arasında

Yorum bırakın