
Son yıllarda iklim kriziyle ilgili haberleri düşündüğümüzde aklımıza hep benzer görüntüler geliyor: yanan ormanlar, kuruyan nehirler, seller, göçler ve artan eşitsizlikler.
Bu görüntüler bizde çoğunlukla iki duygu oluşturuyor: korku ve öfke.
Aslında bu çok doğal.
Bir haksızlık gördüğümüzde öfkeleniriz. Geleceğimiz tehdit altındaysa kaygılanırız.
Peki bu duygular dünyayı değiştirmeye yeter mi?
Bence cevap hayır.
Öfke bizi uyandırabilir.
Fakat yalnızca uyanmak tek başına yeterli değildir.
Bir noktadan sonra suçlu aramayı bırakıp
sistemi görmeye başlarız.
Çünkü mesele, kimin hatalı olduğu değil; hepimizin aynı geleceğin sorumluluğunu paylaşıyor olmasıdır.
Peki bizi uzun yıllar harekette tutacak güç nedir?
Ben bunun sevgi olduğuna inanıyorum.
Buradaki sevgi romantik bir duygu değildir.
Yaşamı koruma isteğidir.
Bir anne çocuğunu sevdiği için onu korur.
Bir çiftçi toprağını sevdiği için ona iyi bakar.
Bir belediye kentini sevdiği için parklarını, suyunu ve havasını korur.
Bir mühendis insanların güvenliğini sevdiği için daha dayanıklı yapılar tasarlar.
İnsan, sevdiği şey için emek verir.
İklim dayanıklılığı sevgiyle başlar
İklim dayanıklılığı sadece sel duvarları yapmak değildir.
Sadece sensör yerleştirmek değildir.
Sadece yapay zeka veya dijital ikiz teknolojileri de değildir.
Bunların hepsi araçtır.
Asıl mesele insanların birbirine ve yaşadığı yere yeniden bağ kurmasıdır.
Mahallesini seven biri çöpünü yere atmaz.
Ormanını seven biri yangın riskine karşı duyarlıdır.
Denizini seven biri onu kirletmez.
Çocuklarını seven biri gelecek nesilleri düşünerek karar verir.
Sevgi davranışı sürdürülebilir hale getirir.
Öfkeden sevgiye nasıl geçebiliriz?
Bunun büyük bir sırrı yok.
Küçük ama güçlü sorular var.
1. Neye öfkeliyim?
Gerçekten iklim krizine mi?
Yoksa çocuklarımın geleceği için mi kaygılanıyorum?
2. Ben neyi korumak istiyorum?
Bir ormanı mı?
Yaşadığım şehri mi?
Temiz suyu mu?
Komşularımı mı?
Bu sorunun cevabı bizi sevgiye yaklaştırır.
Çünkü öfkenin altında çoğu zaman sevdiğimiz bir şey vardır.
Yeni bir iklim dili mümkün
Belki de iklim krizini anlatma biçimimizi değiştirme zamanı geldi.
Sürekli felaketlerden bahsetmek yerine;
birlikte iyileşen şehirleri,
yeniden canlanan dereleri,
dayanışma içinde yaşayan mahalleleri,
doğayla uyumlu teknolojileri konuşabiliriz.
İnsanlar sadece korkuyla değil, umut gördüklerinde de harekete geçerler.
Son söz
İklim krizi yalnızca çevresel bir kriz değildir.
Aynı zamanda bir ilişki krizidir.
İnsan ile doğa arasındaki…
İnsan ile insan arasındaki…
Bugün ile gelecek arasındaki ilişkinin krizidir.
Belki de asıl soru şudur:
Dünyayı nasıl kurtarırız?
değil,
Dünyayı yeniden nasıl severiz?
Çünkü insan korktuğu şeyden kaçar.
Öfkelendiği şeyle savaşır.
Ama sevdiği şey için ömür boyu emek verir.
Ve gerçek iklim dayanıklılığı da tam burada başlar. Sevgi, yalnızca bir duygu değil; yaşamı birlikte korumayı seçen bir eylem biçimidir.